15 Haziran 2014 Pazar

imza kizin icin yazdigim .. cemal beye mektup...

Cemal Bey,

Geçenlerde gene senden bahsettim, babasıyla kızımızın ilişkileri hakkında konuşurken aklıma geldi gene.
Ergendim hani, neden olduğunu bilmeden asabiydim. Gene bir nedenle öfkelenmiştim ve koridorda hızla yürüyordum. O anda tek dileğim odama ulaşmak ve kapıyı kapamaktı dış dünyaya, size karşı. Odama girdim, kapıyı kapadım. Biraz hızlı mı vurdum, yoksa camın ömrü mü dolmuştu bilmiyorum. Bildiğim kapıdaki kocaman buzlu camın şıkır şıkır, un ufak olup indiği ve kapının bir yanında ben, diğer yanında senin yüzyüze geldiğimiz Farkında bile değildim arkamdan geldiğinin. Arkanı dönüp ters yönde yürümeye başlamıştın, ben de kapının içinden geçip peşinden. Çok korkmuştum, özür dilemeye çalışıyordum. Sen telefonun yanındaki deftere bakıp bir numara çevirmiştin. Nereyi aradığını konuşmandan anlamıştım.  Camcıyı çağırıyordun... Nasıl öyle olabilmiştin, nasıl öyle doğru olabilmiştin?
Mutfakta bir şeyler yapma merakım oluşmuştu hani. Olmadık saatlerde “Baba, yumurta yokmuş. Baba margarin yokmuş.” dediğimde, hiçbir şey demeden elindeki işini bırakıp bakkala giderdin. Tüm evlerde bu işi ergenler, çocuklar yaparken, bir tek bendim babasını bakkala gönderen.  Nasıl yapabilmiştin… Nasıl bu kadar sabırlı olabilmiştin?
Doğum günümün Kubilay’ın ölüm yıldönümüne denk gelmesi yüzünden, ağlamaklı radyo programlarından bunalıp “ben de Noel ağacı isterim” dediğimde, cevap bile vermeden bahçeye çıkıp, hemen mavi çamı budayıp, bana minik bir ağaç yapmıştın hani. Sonra gidip sırça süsler almıştık beraber, sonra da annemi okuldan almıştık. Sadece hristiyan evlerinde ağaç yapıldığı zamanlardı. Nasıl olabilmiştin. Nasıl o kadar uyumlu olabilmiştin?
Hani öğle yemeklerinde Pazar günleri annem ben ve sen yemek yerken “ben pişirmem” diye bağırırdım ben yemeğin ortasında. Arkamdan annem de. Sen de gülümser “ben pişiririm” derdin öğle kahvesini. Bir de şık tepsilerle ikram ederdin elimize. Nasıl bir kez bile “ben pişirmem” demedin? Hatta sevindin biz ben pişirmem dediğimizde.
Bazen  annemle bir köşeye çekilip konuşmaya başladığımızda, baş başa bir şeyler içtiğimizde, gelip kapının kasasına dayanır, dünyanın en güzel manzarasıni izlermiş gibi bir yüz ifadesi ile bizi izlerdin hani. Yarım ağızla “sen de içer misin” diye sorduğumda sevinerek bir koltuğa da sen yerleşirdin. Nasıl hiç sitem etmeden izlerdin öyle?
Odama kapanmış ders çalışırken, meyve getirirdin bana, sevdiğim yeşil elmalardan soyardın, yılın ilk malta eriğini çıkar çıkmaz alıp getirirdin, yanı başıma koyar çıkardın odadan. Teşekkür eder miydim? Baba hakkı deyip sesimi çıkarmadan kabullenir miydim?
Tüm huysuz ergen alışverişlerimde, annem bezmiş vazgeçmişken, nasıl asla tartışmadan sinirlenmeden yanımda olabildin.
Bana her baktığında hakkımda her konuştuğunda nasıl bu kadar beğeni ve gurur sığdırırdın gözlerine, sözlerine? Nasıl hep onaylardın? Nasıl asla sorgulamadan benim “iyi ve doğru” olduğuma karar verdin?
Sen beni prensesin yaptın ve ben de tuttum sana inandım. Bilemedim prensesliğin aslında zorlu bir yaşam biçimi olduğunu.  Hep sabırlı, hep doğru,  hep adaletli olmam gerekeceğini.
İşte bunları anlattım kızımın babasına ve ona bir erkeğin kızı için yapabileceği en iyi şeyin onun her halini beğenmek ve onaylamak olacağını söyledim. “Bak” dedim “babamın etkisine. Onca zorluklar ve kırgınlıklar içinde bile ben hala buna inanıyorum. Bir prenses olduğuma. Bu beni yaşama karşı güçlü yapıyor. Kendi gücüme inanıyorum ve böyle olmayı sürdürebilmek için uğraşıp duruyorum.”
O elinden geleni yapıyor şimdi. Ben de düşündüm. Keşke burada olsaydın da kızımı da bir prenses olduğuna inandırsaydın istedim. Çok istedim.

Minoma'n..
PS: sahi sen neden bana minoma derdin...

Hiç yorum yok :

Follow my blog with Bloglovin