21 Şubat 2014 Cuma

kırmızı elbiseli kadın da gelsin buraya.. hem blog hali hem de öyküleşmiş hali...

eskiden beri okuyanlar bilir..
kırmızı elbiseli kadın..
atalette kült bir yazı konu ve kavramdır..
tartışmalı ve hareketli bir blog yazısıdır..
ben öykü yazıcam diye kalkışınca..
türkçem de buna yetmeyince..
yazı kursuna gitmiştim notos'ta..
çok faydasını gördüm ..
ve asla yazamayacağımı anladım..
bu yazı.. blogdan öyküleştirildi..
ve bitirme projesi olarak teslim edildi..
ortalık yerde okundu..
semih gümüşten.. çift ana karakterli öykü olarak çok başarılı bulundu..
ama o kitap asla oluşmadı..
o yüzden bu da kenarda köşede kalmasın..

yazının esas hali..
http://atalet.blogcu.com/-/1460424
çıkan tarışmalardan sonra.. ertesi günkü gelişmeleri haber veren yazı..
http://atalet.blogcu.com/kirmizi-elbiseli-kadin-devam-mi/1463519

KIRMIZI ELBİSE
Her sabah yaptığı gibi, iki yöne de açılabilen üst tarafı camlı iki kanatlı kapıları tam ortalarından iterek açtı, egzersiz salonuna girdi ve hayat dolu olmasına çalıştığı bir tonla "Günaydın. Nasılız bakalım bu sabah?" diye seslendi. Salonda birkaç hasta ve fizyoterapist çalışmaya başlamışlardı bile. Düzensiz bir koro halinde günaydın diyerek cevap verdiler. Daha sonra her hastanın çalıştığı egzersiz masasının ayak ucuna gidip , hem hastalar, hem de onları çalıştıran fiztoterapistler ile takiplerini yapan hemşirelerden günlük sorgulamalarını yaptı. Hastaları onun için  insan, kişi, birey, kadın ya da erkek olmayı sürdürürdü. Başka hekimlerin sıklıkla yaptığı gibi onları oda numaraları ya da hastalık adları ile özdeşleştirmezdi. Hastaları ile uzun zaman bir arada kaldığı için onların günlük yaşamları, zevkleri, işleri ile ilgili küçük sohbetler yapar; genellikle sabah vizitini kahkahalar arasında sürdürürdü. Buna tanık olan bir arkadaşı tuhaf bir hava yarattığını sanki kliniğin "hasta ve yaşlı olmanın dayanılmaz hafifliği" diye tanımlanabileceğini söylemişti. Bu aralar özellikle ilgilendiği, ruhsal durumu hakkında endişelendiği Sevim hanım mekanik masaya bağlanmış, ayakta duruyordu.
Sevim hanım tedavi için  İstanbul dışından, ufak bir Marmara şehrinden buraya  gelmiş bir hasta idi. Kırklı yaşlarında, yüz hatları biraz çökmüş, pek sık gülümsemeyen, soluk ince bir güzelliği olan sessiz bir kadındı. Yedi yıl kadar önce ilerleyici bir omurilik hastalığına yakalanmış ve egzersizlerini yapmayı reddetmiş, bu nedenle de tekerlekli sandalyede oturması bile zorlaşmıştı. Yedi yıldan sonra ne olmuşsa olmuş, Sevim hanım bir öğleden sonra aniden yanında yirmi yaşlarındaki kızı ile polikliniğe başvurmuştu. Yürümek istiyordu, Sevim hanımın hedefi buydu. Doktoru olarak bunun çok zor, nerede ise imkansız olduğunu biliyordu. Ancak kısalan kasları, kasılmaları, yatak yaraları yüzünden olması gerekenden daha düşkün durumda bulduğu bu hastaya; daha konforlu bir yaşam ve bakım sağlamak için yapılabilecekler vardı. Hastalarına sahte ümitler vermezdi, bunun sonradan ciddi bir ruhsal yıkıma yol açtığını bilirdi. Sabırla hastaya rehabilitasyonun uzun soluklu bir tedavi olduğunu anlatmıştı.  Uzun dönem hedefleri koymanın hata olduğunu, küçük hedefleri  zaman içinde başarmanın önemini  anlatmış, bilgiler vermiş ve tedaviye ikna etmişti.
Birinci haftanın sonunda Sevim hanımın açılmayan eklemleri yavaş yavaş gevşemeye başlamış, hasta da kendisi de umutlanmaya başlamışlardı. Sevim hanım kızı ile birlikte kliniğe yatalı yaklaşık üç ay olmuş, bu sürenin sonunda  artık yavaş yavaş ayakta durabilir hale gelmişti. Bu taşralı sessiz ev kadını ile aralarında bir dostluk da oluşmaya başlamıştı. Her sabah o hastaya vizit yaparken, hastası da onu gözler, hergün mutlaka saçı makyajı ya da giysileri ile ilgili bir yorum yapardı. Onun kadar sade bir kadının dış görünüşle bu kadar ilgili olması  ilginçti. Sevim hanımın ilkokula giden bir kızı daha vardı, o da hafta sonlarında annesini  görmeye gelirdi. Ancak eşi hastaneye hiç gelmemişti. Sevim hanım arada "Kadir bey telefon etti, ne zaman taburcu olabileceğimi sordu" demese, bir eşi olduğunu neredeyse  unutacaklardı.
Odasında sabah bakımı yapılan Sevim hanım, sonra tedavi salonuna alınır ve  her sabah önce mekanik masaya bağlanırdı. Böylece gece boyunca kasılan kasları gerilip gevşerken vücudu da dikey durmaya alışırdı. Bu durumda kişi ayakta durur gibi olduğundan yatan hastalara kıyasla  göz teması daha kolay kurulabilir,  sabah viziti sanki sabah sohbeti gibi arkadaşça geçerdi.
İşte bu sabah da karşılaşmaları bu durumda olmuştu. Buna içten içe sevinerek kocaman gülümsedi. Bugün kırmızı bir keten elbisenin altına her zamanki gibi yüksek topuklu ayakkabılar giymişti. Sevim hanım elbet bu ayrıntıyı kaçırmadı.
Ben de kırmızı bir elbise almıştım dedi. Bir de hasır çanta, eşimin iş yerine ziyarete gitmiştim.
Dinlerken  gözü Sevim hanımın diz altında biten eşofmanından görünen beyaz tenli, biçimli bacaklarına kaydı. Sonra hayalinde bir bahar günü ince bir patikada hızla yürüyen kırmızı elbiseli Sevim hanım oluştu. Ayaklarını iyice esneterek, hafif zıplayarak, yürümenin tadını çıkararak ilerleyen genç bir kadın. Kırmızı bir elbise giymiş. Elbise gömlek yakalı ve önden düğmeli, beli vücuduna oturuyor, aşağı doğru genişleyip atılan her adımla hareketleniyor. Elbisenin kolları dirseklerin üzerinde bitiyor. Bileğindeki kalın, üzerinden kalpler boncuklar sarkan  bileziği, her adımda hafifçe ses çıkarıyor. Hasır çantasını koluna takmış, ellerinde ve topuksuz sandaletlerinden görünen ayak parmaklarındaki ojeleri yine elbisesi gibi kırmızı. O kadar canlı idi ki hayali nerdeyse çevrede hafif bir lavanta yok gül kokusu  duyacaktı. Hafif pudralı bir koku. Hayalindeki Sevim hanımın Shalimar kullandığından emindi.
Birden hastasının sesini tekrar duymaya başladı.
Eşim fazla güzel göründüğümü söyleyip giydirmemişti elbiseyi. Dolaba asmıştım. Bir daha da giymedim.
Kalabalık salonda asılı kaldı bu sözler.
Bu sefer biraz zorlayarak da olsa güldü. E ama haklıymış, sizi öyle güzel görünce kaparlar diye korkmuştur, dedi. Sevim hanım gülümsedi.
Salondan çıktığında, sesine yansımasını engelleyemediği  bir hırsla beraberinde yürüyen hemşirelere  nasihat etti. Kimsenin kendinizi iyi hissettiren şeyleri yapmanıza engel olmasına izin vermeyin. Ne kırmızı elbiseden, ne bateri çalma arzunuzdan... Kime neyin nasıl göründüğünün önemi yok. Önemli olan sizin bundan ne kadar keyif aldığınız. Keyiflerinizi ertelemeyin. Hemşireler  gözleriyle onayladılar, sorumlu hemşire kucağında sıktığı klasörleri iyice bedenine bastırıp "evet" dedi. Hepsi aynı duygular içinde idiler. Hepsi dolapta kalan elbise ile ilgili olarak aynı isyanı hissetmişlerdi .
İki üç gün sonra Sevim hanım hafta sonu için evine dönmek istedi.
Hayırdır bir sorun mu var diye sorulduğunda, babasının o nasılsa evli  diye mirasını erkek kardeşlerinin üzerine geçirmeye kalktığını, kızının da sevdiği çocukla evlenmek istediğini, yoksa kaçarım diye tehdit ettiğini  söyledi. Üç ay uzaklaştım herşey karışıverdi diye ekledi. Gidip bir düzene sokayım ortalığı.
Pazartesi günü odasına dönmüştü. Ama sanki gözlerinde tuhaf bir boşluk vardı.
Ertesi gün sabah vizitte gene Sevim hanım mekanik masada ayakta iken karşılaştılar. Kliniğe kuaför çağırılmasını istemiş, saçlarını kestirmiş, boyatmıştı.
Pek yakışmış , ne güzel olmuşsunuz dediğinde, Sevim hanım ince bir gülümseme ile elini saçına attı, onaylayarak "evet güzel oldum, Kadir bey de sen artık İstanbul'lu oldun bizi beğenmezsin diyor" diye cevapladı. Onun İstanbul'unun  sadece bu klinik olduğunu bilerek, gözlerindeki boşluğu farkederek gülüp şakalaşmak zordu , ama başardı.Salondan çıktıklarında hemşireler eşinin geleceğini söylediler, saçın yapılmasının sırrı ortaya çıkmıştı. Gülümsediler.
Tam odasına girdiğinde başhekim arayıp işlerini bitirince kendisine uğramasını istedi. Babacan tavırlı başhekimi çok severdi,  hemen geliyorum kahvemi söyleyin diyerek  telefonu kapatıp  odadan çıktı.
Kahvelerini içerken, "Bugün eşi aradı, Sevim hanımdan boşanmak istiyormuş. Uzun zamandır bir sevgilisi varmış, artık evlenmek istiyorlarmış. Bugün saat üçte gelip konuşacakmış." diye başhekim sakince verdi haberi. "Ama bütün bakımını, masrafını ödemeyi sürdürecekmiş. Ona yakın bir evde yaşayıp, her zaman onunla da ilgilenecekmiş."
Aman ha, demeyin. O kadın kırmızı elbisesini giymek salınmak istiyor.  Eşine bir kadın gibi görünmek istiyor. Vakti mi bunu söylemenin?. Vakti olur mu bunu söylemenin? diye itiraz etti içi birden yanarak.
Adam da haklı ama, o da normal bir evlilik sürdürmek istiyor.
Servise döndükten sonra öğleden sonra geç bir saatte gelmesini özellikle belirterek Sevim hanım için bir psikiatri konsültayonu istedi.
O akşam çok huzursuzdu. Yemek istemedi, bir kadeh şarap koydu, sakinleşemedi.  Kendisine bir haksızlık yapılmış gibi hissediyordu, saçma nedenlerden eşiyle tartışma çıkardı. Rüyasında gene kırmızı elbisesi ile Sevim hanım vardı,  ama bu kez bilezik sesi ya da parfüm kokusu yoktu da sanki müzik vardı. Nakaratta pes bir ses, dünya yalan söylüyor diye tekrarlıyordu.  .
Ertesi gün vizit saatinde Sevim hanım odasında idi henüz. Abartılı bir özenle gözlerinin etrafına  kırışık giderici krem sürmekte idi.
Bakım var, ne güzel  dedi gülümseyerek.
Eh Kadir bey ayrılmak istiyormuş. Tabii bakacağız artık kendimize diye cevapladı Sevim hanım.

Atalet.. Koridor Öyküleri

Image Hosted by ImageShack.us

2 yorum :

beyaz gelincik dedi ki...

dokunma dokunma kırılır kalbim dokunma
kırma kırma seven kalbimi kırma...

dokunma dokunma ben yaralı bir gönülüm
vurupta kırıpta kanatıp cana dokunma..

anlaşmak bir bakış bazen de seviyorum demektir..
anlaşmak bir gülüş bazen de bir özür dilemektir..
zor değil, zor değil,
seviyorum seni derken bana özür dilemek...

konuşma konuşma düşünmeden konuşma
kırma kırma incitip beni kırma...

unutma unutma bu günün yarınları da var
hep sevdi sevecek deyip kendini avutma...

darılma darılma seven seveni affedermiş
darılma darılma hemen nefrete sarılma...

dünyada en zor şey kırılan bir kalbi onarmaktır..
insana yakışan insanca yaşayıp var olmaktır..
zor değil, zor değil,
seviyorum seni derken bana özür dilemek...

konuşma konuşma düşünmeden konuşma
kırma kırma seven gönlümü kırma...

yazını okurken,
altta bu şarkı
Aferin diyemiyeceğim Sevim Hanıma
hayatta keşke dememek için,yazdığın gibi
içinden geleni yapmak gerektiğini,
öğretiyor hayat..
ama geç kalmamak lazım hayata.

Çiğdem dedi ki...

Ne hayaller vardır dolaba asılı kalan. Eline aklına fikrine sağlık...

Follow my blog with Bloglovin