22 Mart 2010 Pazartesi

ekinoksu yakalamak..

“geçmişi anımsamak düne gitmek değil.. dünü bugüne getirmektir..

bu yaklaşımla yaratılan sahneler arkalarında yılları taşıyarak yeni bir bakış açısıyla şimdiyle kaynaşır..”

yusuf sevnek /ev..modern müzedeki fotoğraf sergisinden..

büyükada

ada vapurunda yanımda oturan kişinin okuduğu gazeteden bi cümle atladı gözüme..

“gücünün zirvesindeki kişi kurum ya da devlet kendini zayıflatacak değişiklikleri tetikler”..

ama hızla çevrildi sayfa.. moda sayfasına geçildi yandaki gazetede..

gözlerim farklı yerlere kaydı..bir ses geçmişe götürdü beni..

farketmişinizdir eminim.. vapurlarda ve otobüslerde illa bişeyler motorla rezonansa girer.. illa tıkırdar zıngırdar..

geçmişteki uzun yol deneyimlerinden vapur yolculuklarından kalan bi anı.. epeydir uzun yolda otobüse binmedim.. epeydir vapura da binmezdim zaten.. geçen yaz birkaç kez bindiysem de.. dışarıda oturunca hep.. farketmemişim..

en çok da vapurların pencereleri .. bir de eski şehir içi hatarında vardı bu özel vızıltı sesi.. ne tıkırdıyor diye baktığında.. senden önce orada bulunup sesten rahatsız olanların camın kenarına sıkıştırdığı kıvrık kağıt parçalarını yakalardı gözün.. bazen bilet.. bazen kitap ya da gazeteden koparılmış bir köşe.. ya da hatta sigarapaketinin alüminyum kağıdı..bazen kibrit çöpü..

faydasız girişimler..

ortak rahatsızlıkların göstergeleri..

o zamanlar vapurlarda .. pencerelerin altında yine kaloriferler vardı.. şimdiki gibi ufak boy panel radyatörler değil..

önünde delikli saçtan koruyucu.. yoksa ahşap ya da kontrplak mıydı.. üzerinde ise yol yol yarıkları olan bir ahşap bölümle gözlerden saklanmış ama..meraklı çocuk gözlerden saklanamayan kalın silindrik borular.. koruyucu mobilyanın kenarlarda pirinç kapaklı küllükler.. çıt diye kapanıp açılan.. eski okul sıralarındaki hokkalıklara benzeyen..

küllüğün üzerinde tırnak izi şeklinde bir tutma yeri.. kenarında sigaranın konulabildiği oluk gibi çıkıntı.. çıkıntı hep gri tonlarında..

“elleme ellerin sigara kokacak.. kirlenecek hem” diyen ses kulaklarında..

birinci mevkide oturuyorum..

vapurun ön tarafına doğru her yollandığımda.. uyarılırdım..

“gel buraya.. orası ikinci mevki”

kötü bişey yapıyor olmanın suçluluk duygusu.. tam olarak neyi kötü yapıyor olduğunu bilmemenin ezikliği ile çocuk adımlarla hemen doğru yöne seyirtiş..giderilmemiş meraka doğru takılı kalan çocuk gözler..

bir de lüks mevki vardı..

düşünüyorum demek ay başı .. maaş zamanı oraya oturuyormuşuz..her zaman oturmadığımıza göre..

bizote camlar kapılarda..

sanki bir desen de vardı cam panellerin üzerinde ya da hafızam gördüğüm başka zaman fotoğraflarından taşıyor bu hoş ayrıntıyı.. o hoş camlara.. masalar sandalyeler yere sabitlenmiş..maroken kaplı..

sigara yanıkları sehpaların üzerinde.. ama çok değil .. çirkin değil.. kullanılmışlığı gösterecek kadar..

şapkalı broşlu tek elinde eldiven diğer tek yine eldivenli ellerinde döpyesli  hanımlar .. takım elbiseli beyler..

hanımlar otururken etekleri dizlerinin üzerine uyluklarından yukarıya sıyrılır.. yavaş hareketlerle ve hafifçe düzeltilir.. düzeltir gibi yapılır.. aşağı doğru çekilip tekrar yukarı öncekinden daha makul bir noktaya çekilir etekler..

öyle dizler sıkı sıkı bir araya getirilip.. etek de iki elle rahatsız olan ve rahatsız eden şekilde çekiştirilmiyor..

ince çoraplar..

ufak topuklu zarif iskarpinler.. stilettolarla pazara da gitmeye başlamamış bir kadın nesli..

klipsli.. kapanırken “klap” diye kendine kas bir ses çıkaran çantalar..

sonradan sırf ses o günleri anımsatıyor diye benzerlerinden edinip.. hiç kullanmadığım ufak çantalar.. bağa ya da bakalit ya da kemik aksesuarları olan çantalar..

cep telefonları aypodlar not defterleri tıkıştırılacak kadar büyük olmayan çantalar..

bir mendil.. ipek ya da keten .. bir sigara paketi ya da tabaka.. genellikle var olsa bile bulunmayan çıkarılamayan bir çakmak ya da kibrit.. iki parmağının arasına sıkıştırdığı sigaralı eli  ile tuttuğu çantayı yavaşça karıştıran hanım.. mendil de o esnada görünmüştür zaten.. bir de ruj..

çakmak bulunamaz uzun bir süre sonunda.. bir “beyefendi”.. nin yerinden kalkması ve sigarayı izin alarak yakması ile tamamlanır arama sahnesi.. klak sesi duyulur..

camlı kapı açılır.. kahveler gelir.. türk kahvesi olmamıştır daha kahvenin adı.. bir yudum alınır.. fincan kenarında yarım ay şeklinde ruj izi kalır.. ne kalıcı makyaj ne de çıkmayan ruj keşedilmemiş..

çocuklar kahve içmez.. ama babaları içerse keyif alırlar..

kahve biter.. çanta açılır.. astarındaki ufacık gözden bir tarafında satın alındığı mağazanın adı yazan ayna çıkarılır.. rujlu dudaklar kontrol edilir.. birbirine doğru sıkılır.. ama ruj tazelenmez toplum içinde .. ayıp.. herşeyin yeri zamanı kuralı var daha.. yersiz zamansız değil insanlar..

sanki kimse konuşmuyormuş gibi.. en fazla bir iki mırıltı..

“bilet kontrol” gelir sonra.. fark ücreti alır.. lüks mevkide oturmanın farkını alır..

lüks mevkide de kurtulunmaz o zıngırtılardan ama buradaki camların arasına sıkıştırılmış kağıtlar yoktur..

kül tablaları masalara çakılıdır..

çocuk gözler izler.. hanımları .. erkekleri değil.. erkekler sigara yakmadıklarında gazete okurlar.. sayfaların arkasında kalır yüzleri.. vapur iskeleye değdiğinde katlarlar gazetelerini.. ama kadınlar hep hareket halindedir.. izlenesidir..

baba burada mutludur.. gülümser.. ayrıcalıklı hisseder..

sonraları yalnız bindiğinde de oturdu lüks mevkide.. birincide yer bulamadığı zaman.. ikinciye yönlenmedi ayakları.. şartlanmamış refleks.. o hanımlar yoktu artık .. telaşlı iş güç peşinde toplumun endişelerini yansıtan gazetelerin arkasında idi hanımların da yüzleri.. kendisi de okuyordu zaten..

şimdi sınıflar yok.. ama ben birinci mevkide oturduğumu biliyorum..

mevkisiz vapurda bile..

vapurlarda da mevki yok artık.. yaşamda da…

beni kategorize etme dedi bir şarkıcı.. sildik sınırları.. öyleki yapış kokuş yaşıyoruz.. güvenlik mesafemizde konuşlanmış yabancılarla yakın ve sıcak temas ile..

sınıfsız ve önceliksiziz.. hatta yaşamda da.. sevdiklerimizin de yok önemi.. önceliği.. ayrıcalığı..

en önce biziz kendimiziz.. carpeledik diemi..

şimdi kişiliksiz panel radyatörün yanında.. masif bölümleri kırıldıkça formika ile yenilenmiş.. kaplaması kalkınca alttaki suntası kat kat verniklenmiş.. kapıın karşısında oturup.. plastik bardakta ikisi bir arada neskafe içen.. foyası ortada bir kitleyiz..

yaşam gibi herşeyimiz.. ya da yaşamımız herşeyimiz gibi.. .. özenle üretilmiş güzel şeyler eskidikçe bozuldukça  yerini “kullan at” ya da “kullan ama sakın atama” ucuzluklara bırakmış..

değişmeyen..

“can yelekleri koltukların altında ve tavandaki bölmededir” yazısı..

-çok severim bu adayı.. sahilini.. rıhtımı olmayan tek adadır “ diyor bir kadın sesi..

kınalıdayız..

yakından geçerken eski evlerdeki pancurlar çekiyor dikkatini.. marsilya tipi.. içten çubuklu.. çubuk yukarı aşağı hareket ettirilerek tam kapatılan ya da açılan pancurlar.. içeri deniz kokan havayı alabildiğin.. yeterli gölgeyi de sağlayabildiğin.. pancurlar.. çoğu evde değişim var.. mekanizmalı pancurlar .. plastik karaktersiz.. kolay bakılan uzun süre eskimeyen.. her yıl boyanması gerekmeyen pancurlar.. emek istmeyen..

görmüyor ama biliyor.. eski pancurların altındaki pencerelerin pervazları da ahşap.. her yıl cam macunlarının değiştirildiği.. gereğinde boyanan pervazlar var.. modern plastik pancurların altında da.. ses geçirmez.. boya istemez.. plastik contalı macunsuz pervazlı pencereler..

daha gürültülü daha kavgacı daha bağırgan olan ama sesi de bir o kadar rahatsız edici bulan .. habire inşaat yapan yıkan .. ama tozu da istemeyen toplumun pencereleri..

emek istemeyen.. pencereler..

oysa eskiden bir deyim vardı..

“eli üzerinde olmak” denirdi..

sakınmak korumak..

bozulma çürüme ilerlemeden.. kalıcı zarar vermeden.. bakım altına almak tamir etmek .. bütün bunları içeren bir deyimdi..

ama artık eller havada.. kimin eli kimin cebinde..

bir deyiş daha vardı.. mal kıymeti bilmeyen insan kıymeti bilmez diye.. kullan at.. malzemeler.. emek istemeyen malzemeler ıle yaşayan insanın emek vermeyi bilmemesi .. tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan…

büyükada……. artık prens adaları olamayan adalar takımının en büyüğü….

************

bu yazının yanımdaki içi dışı güzel kadınlarla ilgisi yoktur..

onlar sayesinde hayat ayrıntılarda da.. içerikte de güzelleşmektedir hatta.. ve çok emek emektir dostluğumuz.. =)

5 yorum :

laleninbahcesi.blogspot.com dedi ki...

Atalatim canım benim , bildiğim yaşadığım şeyleri senden okumak ne zevkli. Sen yazdın , ben okudum. Küçük Lale , aynı senin yazdıklarını yaptı yaşadı...

Prens adaları diyen kaldımı ki:))) ben hep Kınalıda inerim vapurdan, Büyükadaya kadar gitmeye üşenirim...Demek ekinoksu Adada yakalamay çalıştın.

Öptüm çok çok

Çağlar dedi ki...

Allaahhh nasıl olacak şimdi bu. Ne demek yahu bu "mal kıymeti bilmeyen insan kıymeti bilemez" sözü. Çok acayip koydu bir anda.

üçtemmuz dedi ki...

Çocukluktan kalma vapur gezintisi anılarım az sayıda...malum balığı esir etmiş şehirde yaşıyorum ben.:) ama Karşıyaka'dan Alsancağa vapurla geçmeyi seviyorum. Dışarıda oturmayı...ehven miktarda yağıyosa, benimle savaşa girişmdiyse tabii.yoksa elbet hep o kazanır.:)
ama bu şehirin 4 numaralı otobüsünden anılar canlandı okurken. 52 Evler'e gider, İş Bankası'nın önünden kalkar. O otobüse binenler kıayfetine ve her şeyine dikkat etmelidir. idi...
artık öyle değil evet...4 numara tarihe karışalı çok oldu.
bu şehrin eskileriyle -ben bile- karşılaştığımda aynı soruyu soruyoruz: o güzel insanlar nereye gitti?

.. dedi ki...

anılar belgeseli izler gibi okudum yazını.
"zamane"yi pek de sevememiş bir insanım ben nedense.
sanki ruhumun bir yanı eskide.
8)

şımarık peri dedi ki...

ben ki, prens adalarına (hatta hiç bir adaya) vapur marifetiyle gitmemiş biri olarak, yazını okurken, o zamanda ve oarada hissettim kendimi.. hem de net olarak... gözümde canlanmadı anlattıkların.. içindeydim okudukça.. yüreğine sağlık.. tuhaf hissetim kendimi nedense... özledim sanki o zamanları, aslında hiç yaşamamış olsam da...

Follow my blog with Bloglovin